Nur Şafak SÜRMEN
Çocuklukta Öğrendiğimiz Sınırlar, Yetişkinliğe Nasıl Taşınır?
Bir çocuğa “Hayır” demek kolay değildir. Çocuk ister, ısrar eder, ağlar, öfkelenir… Biz yetişkinler ise bazen onun üzülmesine dayanamayız. Hayal kırıklığı yaşamasını istemeyiz. Kimi zaman da “Bir kereden bir şey olmaz.” diyerek koyduğumuz kuraldan vazgeçeriz.
Oysa çocuk için her istediğinin yapılması, her zaman özgürlük anlamına gelmez.
Çünkü çocuk dünyayı henüz tanımaya çalışırken, nerede duracağını ve hangi davranışın güvenli olduğunu da öğrenir. Onun için anlaşılır ve tutarlı bir çerçeve, çoğu zaman belirsizlikten daha güvenlidir.
“Bunu yapmana izin vermiyorum.”
“Şimdi oyun zamanı bitti.”
“Başkalarının eşyalarını izinsiz alamayız.”
“Öfkelenebilirsin ama vuramazsın.”
Bu cümlelerin her biri çocuğa aslında şunu anlatır:
“Dünyanın bazı kuralları var. Ve sen bu kuralların içinde güvendesin.”
Burada önemli olan, davranışı kabul etmemekle çocuğu reddetmeyi birbirinden ayırabilmektir. Çocuk öfkelenebilir. Ağlayabilir. İtiraz edebilir. Bunlar onun duygularıdır. Yetişkinin görevi bu duyguları hemen ortadan kaldırmak değil, çocuğa o duygularla baş edebilmeyi öğretmektir. Belki de en zor olan budur. Çünkü çocuğumuz ağladığında ya da öfkelendiğinde, çoğu zaman içimizden “Tamam, tamam… Senin istediğin olsun.” demek gelir. Oysa çocuk için önemli olan yalnızca istediğinin olması değil, dünyanın anlaşılır ve öngörülebilir olmasıdır.
Peki ya biz yetişkinler?
Burada konu yalnızca çocuklarla ilgili olmaktan çıkıyor.
Sınırlarla kurduğumuz ilk ilişkilerden bazılarını çocuklukta öğreniriz.
Çocuklukta yaşadığımız bu deneyimler, ilerleyen yıllarda sınırları nasıl algıladığımızı ve kendi sınırlarımızı nasıl ifade ettiğimizi etkileyebilir.Çoğumuz kısıtlanmaktan hoşlanmayız. Bize ne yapacağımızın söylenmesini istemeyiz. Kendi kararlarımızı kendimiz vermek isteriz.Aynı zamanda başkasının bizim kişisel alanımıza girmesinden de rahatsız oluruz. “Hayır”ımız duyulmadığında…
Verdiğimiz bir söz önemsenmediğinde… Birinin özel alanımıza saygı göstermediğini hissettiğimizde… İçimizde bir huzursuzluk oluşur.
Çünkü hepimizin ilişkiler içinde kendimizi güvende ve değerli hissetmeye ihtiyacı vardır. Belki de bu yüzden çocuklukta öğrenmemiz gereken önemli şeylerden biri, hem kendi alanımızı tanımak hem de karşımızdakinin alanına saygı gösterebilmektir.
Bu nedenle bazen yetişkin olarak kendimize de birkaç soru sorabiliriz:
Ben istemediğim bir şeye “hayır” diyebiliyor muyum?
Bir başkasının “hayır”ını duyduğumda ne hissediyorum?
Kendi alanımı korurken suçluluk duyuyor muyum?
Bir başkasının bana koyduğu sınırı hemen bir kısıtlama olarak mı algılıyorum?
Veya; karşımdakini üzülmemek için hayır diyemiyor muyum?
Belki de çocuklara öğrettiğimiz şey, zaman içinde bize de kendimizi hatırlatıyor. Çünkü sağlıklı bir ilişki, herkesin istediğini yaptığı bir yer değildir. İki insanın da birbirinin varlığını, ihtiyacını ve kişisel alanını gözetebildiği yerdir. Dolayısıyla çocuklara sınır öğretirken aslında onlara yalnızca “ne yapmamaları gerektiğini” öğretmeyiz. Nerede duracaklarını, gerektiğinde nasıl “dur” diyebileceklerini ve başkasının sınırını nasıl gözetebileceklerini de öğretiriz. Çünkü sağlıklı sınırlar hayatı daraltmaz; ilişkilerin içinde güvenli bir alan açar. Orada aynı zamanda saygı, güven ve birbirini görebilme vardır.
Ve belki de bir çocuğa sınır koyarken ona şu mesajı da veririz:
“Sen değerlisin.”
“Ben de değerliyim.”
“İkimizin de alanı var.”
Çocuğa sınır koymak, onun hayatını daraltmak değil; dünyayı daha güvenli ve anlaşılır bir yer olarak deneyimleyebilmesine yardımcı olmaktır. Belki çocuklara bunu öğretirken, yetişkinler olarak bizim de kendimize şu soruyu sormamızın zamanı gelmiştir:
Ben kendi sınırlarımı biliyor muyum?
Ve başkasının sınırlarına gerçekten saygı duyuyor muyum?
Çünkü bazen bir çocuğa öğrettiğimiz şey, yıllar sonra dönüp dolaşıp bize de kendimizi hatırlatır. Sınır, yalnızca “dur” demek değildir.
“Seni görüyorum.”
“Beni de gör.”
“Senin alanına saygı duyuyorum.”
“Benim alanıma da saygı duy.” diyebilmektir.
