Cengiz YILDIZ
Vahşi Kapitalizmin Gölgesinde Trakya'nın Prangalı Kent Konseyleri
İnsanın doğduğu, doyduğu, çocuklarını büyüttüğü ve en nihayetinde koynuna girmeyi hayal ettiği topraklara karşı tek bir kutsal borcu vardır: Ona hayat veren gökyüzünü, damarlarını besleyen suyunu ve üzerinde nefes aldığı toprağını korumak. Oysa bugün Trakya’da, Ergene’nin kapkara çığlığında ve Çerkezköy’ün gri sis bulutlarında o borç ödenmiyor; aksine bir coğrafyanın kaderi, sınır tanımayan bir kâr hırsının, yani vahşi kapitalizmin dişlileri arasında acımasızca öğütülüyor.
Sanayinin devasa gölgesi Trakya’nın üzerine kâbus gibi çökerken, bu ölümcül kuşatmaya karşı halkın, doğanın ve dilsiz canlıların feryadını yükseltmesi gereken tek sivil sığınak olan Kent Konseyleri, ayaklarına vurulan yasal ve mali prangalarla kendi sığ sularında boğulmaya terk ediliyor. Sadece Trakya ölçeğinde değil sathındaki yerelliği ile Türk siyasal yaşamının yerel eksendeki yönetime iştirakin yani bir toplum sözleşmeine dayanan halkın (Demos) iktidarı (Gratos) anlamındaki demokrasinin (Demosgratos) temel sorunsalıdır kent konsyleri... Eğer Farabi'yi okuyabilirsek dışardan devşirdiğimiz bu kavramlara aslında pek te ihtiyacımız kalmaz. Zira Farabi’nin ideal toplumu ve devleti anlattığı El-Medinetü'l-Fazıla (Erdemli Şehir) eseri, bugün Trakya’da yaşadığımız ekolojik ve sivil çürümeyi yüzümüze vurmak için muazzam bir ayna tutacaktır. Çünkü Farabi, ideal bir kenti bir insan bedenine benzetir. Farabi’ye göre erdemli bir şehirde tüm organlar, bedenin hayatta kalması, sağlıklı nefes alması ve ortak mutluluğa ulaşması için tam bir uyum ve dayanışma içinde çalışır. Kalp beyni besler, damarlar bedene can taşır.
Ancak bugün Trakya’ya, Ergene’nin kapkara çığlığına ve Çerkezköy’ün gri sis bulutlarına baktığımızda gördüğümüz şey Farabi'nin erdemli şehri değil; organları birbirini kemiren, kalbi sanayi atıklarıyla zehirlenmiş, damarlarından ağır metal akan "Cahil ve Fasık bir Şehir" siluetidir. Bir coğrafyanın kaderi, sınır tanımayan bir kâr hırsının, yani vahşi kapitalizmin dişlileri arasında acımasızca öğütülüyor. Sanayinin devasa gölgesi Trakya’nın üzerine kabus gibi çökerken, Farabi’nin bahsettiği o "ortak mutluluğu ve can sağlığını" savunması, dilsiz canlıların feryadını yükseltmesi gereken tek sivil organ olan Kent Konseyleri, ayaklarına vurulan yasal ve mali prangalarla kendi sığ sularında boğulmaya terk ediliyor. Biz bu topraklara sadece fabrikaların bacalarından çıkan dumanı solumaya, nehirlerin kanser kusmasını izlemeye gelmedik; ancak ne acıdır ki Trakya, sermayenin insafına rehin bırakılmış, halkın direnç odakları ise bürokrasinin ve siyasetin eliyle tamamen prangalanmıştır.
14 OSB'lik Kuşatma ve Ankara'nın Sağır Sessizliği
Tekirdağ, haritayı önümüze koyduğumuzda Türkiye’nin yüz ölçümü bakımından en küçük illerinden biri. Fakat bu küçücük, bereketli tarım topraklarının bağrına tam 14 adet Organize Sanayi Bölgesi (OSB) saplanmış durumda! Koca İstanbul’da 8, devasa coğrafyasıyla başkent Ankara’da bile 13 OSB varken, Tekirdağ’ın metrekare başına düşen bu korkunç sanayi yoğunluğu planlı bir kalkınmanın değil, İstanbul’un kirli yükünü Trakya’ya yıkan vahşi bir yerleşimin resmidir. 14 OSB demek; her gün milyonlarca metreküp yeraltı suyunun acımasızca çekilmesi, Ergene’nin sanayi atıklarıyla kimyasal bir lağıma dönüşmesi ve toprağın ağır metallerle zehirlenmesi demektir.
Peki bu ekolojik katliam yaşanırken, adında "Çevre" ve "İklim Değişikliği" kelimelerini barındıran Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı nerede? Ankara’nın steril koridorlarında, kağıt üstünde mükemmel duran ama sahada hiçbir geçerliliği olmayan yönetmelikler imzalamakla meşguller. İlgili Bakanlıklar, Trakya’yı korumak yerine adeta vahşi kapitalizmin ruhsat ofisine dönüşmüş durumdalar. ÇED raporları matbaadan çıkmışçasına peş peşe onaylanırken, havayı kirleten, suyu emen fabrikalara kesilen komik para cezaları bu dev şirketler için sadece küçük birer "faaliyet gideri" olmaktan öteye geçmiyor. Bakanlığın bu sağır ve kör sessizliği, Trakya’nın altındaki toprağın kaymasına, üstündeki insanın ise her geçen gün biraz daha kansere uyanmasına zemin hazırlıyor.
Vekillikte Cengâver, Başkanlıkta Popülist Bir Başkan Ergene’ye Ne Kadar "Candan"?
Ankara’nın bu umursamazlığına yerelde eşlik eden derin bir uyuşukluk var. Siyasetin en çarpıcı, en can yakıcı paradoksu ise Tekirdağ’ın yerel yönetim zirvesinde yaşanıyor. Tekirdağ Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Candan Yüceer, TBMM çatısı altında tam 4 dönem (24, 25, 26 ve 27. Dönem) milletvekilliği yapmış kıdemli bir isim. Muhalefet sıralarındayken Ankara’yı Ergene konusunda kelimenin tam anlamıyla soru ve araştırma önergelerine boğan, meydanlarda çevre kirliliğine karşı mangalda kül bırakmayan Dr. Yüceer, bugün kentin en yetkili icra makamında oturuyor.
Ancak sormak gerekir: Vekillikte Ergene için dünyayı ayağa kaldıran Candan Başkan, kendi şehreminliği döneminde Ergene’ye ne kadar "candan" bakıyor?
Dün meclis kürsüsünden "Trakya ölüyor!" diye haykıran irade, bugün büyükşehir belediye başkanlığı koltuğunda ne yazık ki sisteme ayak uydurmuş, o devrimci çevreci tonunu kaybetmiştir. Göreve geldiğinden beri çevre konusunda su ve iklim paneli düzenlemekten, dostlar alışverişte görsün kabilinden "Yeşil Tekirdağ" vizyonu açıklamalarından öteye geçilememiştir. Çevre adına Tekirdağ’da köklü, radikal, o 14 OSB’nin sahiplerini rahatsız edecek hangi hayati sorun çözülmüştür? Hiçbiri. Muhalefetteyken çevre cengaveri olanların, icraat makamına geçince sanayi sermayesiyle ve bürokrasiyle karşı karşıya gelmemek için "idare-i maslahat" siyasetine sığınması, Trakya halkının vicdanını yaralamaktadır. Kürsüdeki o öfkeli ve haklı önergelerin yerini, bugün suya atılan birkaç cılız taşın çıkardığı halkalar almıştır.
Zira 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 76. maddesi yerel yöneticilere kent konseylerini güçlendirerek kentin hakkını savunma görevi verirken, mevcut yönetim bu mekanizmaları sadece birer "vitrin süsü" ve kültürel etkinlik aparatı olarak kullanmaya devam etmektedir. Kararları belediye meclislerinde ciddiye alınmayan bu prangalı yapılar, bizzat dün Ergene için bağıranların eliyle bugün sermayenin karşısında yalnızlaştırılmaktadır.
Adaletin Tıkanma Noktası: Kalifiye Olmayan Yargı Barajı
Halk çaresiz, bakanlık kör, yerel yöneticiler kendi geçmiş söylemlerine yabancılaşmış olunca geriye tek bir sığınak kalıyor: Adalet. Kent konseyleri ve çevre aktiviteleri, 2872 sayılı Çevre Kanunu’nun "kirleten öder" ve "sürdürülebilir çevre" ilkelerine dayanarak, fabrikaların duvarlarında gururla asılı duran ama içi tamamen boşaltılmış olan ISO 14000 Çevre Yönetim Sistemi sertifikalarının ya da ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) Sözleşmelerinin hatta SEDEX ve benzeri dijital noterliğinin arkasına saklanan sahtekarlıkları yargıya taşımak istiyor.
Fakat Trakya’daki çevre davalarında asıl büyük yargısal trajedi tam burada başlıyor: O devasa Adalet Saraylarına inşa edilmiş İlk derece mahkemelerinde çevre hukuku konusunda kalifiye, uzmanlaşmış hakim ve savcıların bulunmaması.
Çevre davaları, sadece kanun maddesi okumakla çözülecek basit uyuşmazlıklar değildir. İşin içinde kimya, biyoloji, hidrojeoloji ve tıp vardır. Bir nehrin kimyasal oksijen ihtiyacını, ağır metal akümülasyonunu veya bir fabrikanın filtresiz bacasından çıkan partiküllerin halk sağlığı üzerindeki etkisini algılayabilmek, özel bir ihtisas ve donanım gerektirir. Ancak bölgedeki mahkemelere atanan genç, deneyimsiz veya çevre hukuku vizyonundan uzak hakim ve savcılar, önlerine gelen devasa ekolojik dosyaları sıradan birer mülkiyet ya da idari usul davası gibi ele alıyorlar.
Bilinçli bir çevre savcısının re'sen harekete geçip soruşturma açması gereken yerde, dosyalar hantal bilirkişi raporlarının insafına terk ediliyor. O bilirkişiler ki, bazen sanayi odalarının gölgesinde kalem oynatan isimlerden seçiliyor! Hâkimin konuya yabancılığı, savcının ekolojik suç kavramına dair kalifikasyon eksikliği, adaletin aylar, hatta yıllar boyu gecikmesine neden oluyor. Unutulmamalıdır ki, geciken adalet adalet değildir; hele ki mevzu çevre olduğunda, geciken adalet Trakya’nın ölüm fermanıdır. Mahkeme salonlarında uzmanlaşmış, vicdanını cübbesiyle birleştirmiş, ağacın ve suyun da hakkını savunabilecek kalifikasyonda hukukçular olmadıkça, vahşi kapitalizm mahkeme koridorlarından her defasında elini kolunu sallayarak ve daha da arsızlaşarak çıkacaktır.
Son Söz: Yarın Çok Geç Olacak!
Trakya’da kanser oranları tırmanırken, doğmamış çocukların kanında ağır metaller gezinirken, Ergene’nin leş kokusu genizleri yakıp kavururken Kent Konseylerini birer "kültür-sanat hobi kulübü", çevre davalarını ise "birkaç ağaç sevdalısının davası" gibi göremeyiz. Bu bir yaşam savaşıdır.
Biz bu topraklara sadece fabrikaların bacalarından çıkan dumanı solumaya, nehirlerinin ölümünü izlemeye gelmedik. Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras; milyarlarca dolarlık sanayi ciroları değil, parayla satın alınamayacak kadar berrak akan bir Ergene, gölgesinde özgürce nefes alınacak yeşil ve temiz bir Trakya’dır. Kent konseylerini belediyelerin gölgesinden, bakanlığın vurdumduymazlığından, yerel idarecilerin samimiyetsiz koltuk siyasetinden ve yargıyı ise kalifikasyon eksikliğinden kurtarmak, Trakya’nın yarınlarına ve insanlık onuruna sahip çıkmaktır! Farabi’nin yüzyıllar önce işaret ettiği o "erdemli, sağlıklı ve adil kenti" kurmak; Trakya'nın suyuna vurulan kelepçeleri, konseylerin ayaklarındaki prangaları söküp atmakla başlayacaktır.
