İnsanın doğduğu, doyduğu, çocuklarını büyüttüğü ve en nihayetinde koynuna girmeyi hayal ettiği topraklara karşı tek bir kutsal borcu vardır: Ona hayat veren gökyüzünü, damarlarını besleyen suyunu ve üzerinde nefes aldığı toprağını korumak. Oysa bugün Trakya’da, Ergene’nin kapkara çığlığında ve Çerkezköy’ün gri sis bulutlarında o borç ödenmiyor; aksine bir coğrafyanın kaderi, sınır tanımayan bir kâr hırsının, yani vahşi kapitalizmin dişlileri arasında acımasızca öğütülüyor.
Çocukken evimizde misafir eksik olmazdı. Bazen kalabalık bir misafir ortamında, nakıs bir özgüvenle kimseyi dinlemeyen, her şeyi eleştiren biri çıkar, nitekim dilin kemiği yok, her konuda atar tutardı. Adam gittikten sonra babam, “Aqlê sıvık barê gırane” derdi. Babamdan yadigar bu Kürtçe atasözünün “Hafif akıl ağır yüktür” şeklindeki mealini gençliğime tesadüf eden önyargılı bir deneyimle algılayabildim.
Etimolojisi sibernetik kavramı ile kök bulan ve bir olgu vasfında zihnimizde temellenen, epistemolojisini ise dijitalizm olarak kavramlaştırabileceğimiz bir süreçteyiz. Bu süreç aslında Sovyetler Birliği devlet eski başkanı Mihail Gorbaçov’un sarf ettiği iki kavramla başlar: “Glasnot” ve “Prestroyka”…